28 Ekim 2011 Cuma

Dök Zülfünü Meydana Gel


Dök Zülfünü Meydana Gel ediker18

Makam: Hisâr-Bûselik
Usul: Raks Aksağı

Bestekâr: Mustafa Çavuş
Güftekâr:


Dök zülfünü meydana gel sür atını ferzane gel
Al daireni meydane gel bülbül senin gülşen senin yar yar aman aman
Aşıkınam hayli zaman dil muntazır teşrifine gel aman aman

Verdin cevap ünvan ile yaktın sinem sûzan ile
Bülbül senin gülşen senin yar yar aman aman
Aşıkınam hayli zaman dil muntazır teşrifine gel aman aman

20 Ekim 2011 Perşembe

Dinle Sana Bir Nasihat Edeyim

Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir hal gelirse
Onu yad ellere açıcı olma


Mecliste arif ol kelamı dinle
El iki söylerse sen bir söyle
Elinden geldikçe sen iy'lik eyle
Katı yükseklerde uçucu olma


El ariftir yoklar senin fendini
Dağıtırlar tuzağını bendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerde uçucu olma


Pir Sultan Abdal'ım sözüm başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma

http://salimsaracer.blogspot.com/2011/07/dinle-sana-bir-nasihat-edeyim.html

19 Ekim 2011 Çarşamba

Yar Kasidi


Şehriyar 1 ediker18

Sen Yarimin gasidisen
Eyleş sene çay demişem

Hıyalını gönderipdi
Bes ki men ah vay demişem

Ah..geceler yatmamışam
Men sene lay lay demişem

Sen yatalı men gözüme
Ulduzları say demişem

Herkes sene ulduz deye
Özüm sene ay demişem

Senden sonra heyata men
Şirindise zay demişem

Her gözelden bir gül alıp
Sen gözele pay demişem


Senin gün tek batamağıvı
Ay batana tay demişem


Gah toyuvu yada salıp
Men deli nay nay demişem


Sonra yene yasa dalıp
Ağları hay hay demişem


Etek dolu derya kimi
Göz yaşıma çay demişem

Ömre süren men gere gün
Ah demişem..vay demişem

10 Ekim 2011 Pazartesi

“Aşk, muhabbet, dostluk gibi hususların cümlesi vefâya bağlıdır ve dâimâ vefâlı olan kimseyi arar. Bunlar, vefâsız bir gönle aslâ yaklaşmaz.

Kalem; «Vefânın karşılığı vefâ; cefânın karşılığı da cefâdır.» diye yazmış ve mürekkebi de kurumuştur.

Bir pâdişah, kendisine hâinlik eden kimse oğlu bile olsa onun başını gövdesinden ayırıverir. Fakat bir Hintli köle pâdişaha vefâ gösterirse, gönüller o köleye iltifatta bulunur, onu takdir eder… Onun gördüğü îtibârı, yüzlerce vezir göremez.

Köle de ne ki; eğer bir kapıda vefâlı olan köpek dahî olsa, sâhibinin gönlünde o köpeğe karşı yüzlerce râzılık, yüzlerce memnûniyet duygusu yeşerir; sâhibi o köpeği muhabbetle okşar…”

Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.)

1 Ekim 2011 Cumartesi

Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür



Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür

Men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür

Gerçi cânândan dil-i şeydâ içün kâm isterem

Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedür

Vasldan çün aşık-ı müstâğni eyler bir visal

Aşıka maşukdan her dem bu istiğnâ nedür

Hikmet-i dünyâ vü mâfiha bilen arif degül

Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfiha nedür

Ah u feryâdun Fuzûlî incidübdür âlemi

Ger belâ-yı ışk ile hoşnûd isen gavga nedür


-------

kâm : Far. k¥m a. (kâ:m) esk. 1. Dilek. 2. Zevk, mutluluk, tat

sermest : Far. ser + mest sf. esk. Sarhoş.

Sahba : Köken: Ar. Söyleyiş: (sahba:) Cinsiyet: Kız
1. Al, kızıl. 2. Şarap, özellikle kırmızı şarap.

şeyda : Far. şeydâ: deli; mecnun

Şeyda : Köken: Far. Söyleyiş: (şeyda:) Cinsiyet: Kız
Sevda nedeniyle aklını yitirmiş, çılgın.
Cinsiyet: Erkek
Sevda nedeniyle aklını yitirmiş, çılgın.

*istiğnâ:kendini uzak tutma, çekinme, nazlanma.

*Müstağni : Minnetsiz. tenezzül etmeyen. kanaatkar. nazlı davranan.
mâfiha : ahiret, öbür dünya.

20 Eylül 2011 Salı

Rubâiler'den

''Ne aşağıda, ne yukarıda olmayan ay, acaba nerededir? Ne bizsiz, ne de bizimle olan değerli nesne, nerededir? Sakın, orada, burada deme! Bütün alem onun kudretiyle, sanatıyla doludur. Ama gören nerede?''

(Rubailer/107)

Nomen'den

1063. Dilersen akik ol, elmas ol! Dilersen kerpiç ol, taş ol!

Müstef'ilün, Müstef’ilün, Müstef'ilün, Müstef’ilün.
(c.V, 2134)

• Dünyada böyle bir ay, böyle büyük bir varlık olamaz. Ey gönül aksak yürü, inada kalkışma! Beni savaşla korkutuyorsun. Haydi savaş bakalım, savaş!

• Biz ebediyet şarabı içmiş, Hakk sevgisi ile mest olmuş kişileriz. Sen ise akıllısın, hünerlisin; tanınmak istiyorsun, şöhret peşinde koşuyorsun.

• Sevgilinin aşkı ile can ver! Bu varlık, benlik dövüşü aşksız çözülmez. Ey ruh, burada mest ol! Ey akıl, sen de burada topalla!

• Onun aşk ayranına düşmüşsün. Zâten sen onun aşkından doğmuşsun. Esirsen yüzlerce fersah ileriye koş; bu puttan, bu güzelden kurtulmana imkân yok. (Eski insanların kullandıkları "Fersah" mesafe, bugünün beş kilometrelik bir mesafesidir.)

• Mümin isen o seni aramadadır. Kâfir isen seni imana çağırmadadır. İstersen bu tarafa git, sıddık ol, doğru bir insan ol. İstersen o tarafa git, firenk ol, sapık ol!

• Gözün onun bağında bahçesinde kalmış. Kulağın onun tatlı sözlerinde. Sen onun gelirine, ihsanına dal, bal arısı gibi ol! Onun hurma fidanına sarıl, salkım salkım meyve ver! İnsanlara yararlı ol!

• Gökyüzünün beli bükülmüş, onun okuna yay olmuştur. Su onun emrine uymuş çağlayarak denize doğru koşmadadır. Doğru isen git bir eren ol! İnsanca doğru yürümesini bilmiyorsan, eğri büğrü gidiyorsan, yengeç ol!

• Onun yüce, geniş bir ülkesi var. Nasıl olursan, ne olursan ol sen ona lâzımsın. Dilersen akîk ol, la'l ol, elmas ol! Dilersen kerpiç ol, taş ol! O büyük ülkeye o da lâzım, bu da.

• Lâ'l isen de gel, taş isen de gel, onun belâ seline düş, yuvarlana yuvarlana onun "Ehâdiyyet" (=birlik) denizine doğru koş, koş da ilâhî aşkla çırpınıp duran aşk denizine misafir ol!

• Bu deniz Hızır(a.s.)'ın âb-ı hayatına benzer. Ne kadar içersen iç eksilmez. O denizin suyu eksilirse, senin gönlün de o zaman daralsın, senin canın sıkılsın.


Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 3

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Can

Candır zorum
Candır derdim
Cana uzatmışım elimi
Mal tükenir, can tükenmez
Dostlar, canı bölüşelim
Ve ölüm kapıya gelende
Yağma olmuş bulsun canı

Bedri Rahmi Eyüboğlu
Bir tutam mavi sh.178

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Derd-i Firakın İle Düşeli Sevdaya Mey'e



Derd-i firakın ile düşeli sevdaya mey'e
Müptelayım, deliyim, düşmüşüm esrarı-ney'e
Feleğin kahpe başında paralansın parası
Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye

Neyzen Tevfik


1039. Gönüldeki duyguların gönülde uzun zaman kalmaması gerekir.


Fâ'ilâtün, Fâ'ilâtün, Fâ'ilâtün, Fâ'ilât
(c. V, 2125)

• Bence mekândan, yâni bu dünyadan göçmek, yolculukların en hayırlısıdır. Çünkü mekânlar, mekânsızlık âleminin perdeleridir.

• Mekânlar, su gibidir, mekânsızlık ise, tatlı bir denizdir. Duru su, çukur yerlerdeki gölcüklerde durursa; bir yere akmasa, kokar, pislenir.

• Gönüldeki duyguların da gönülde uzun zaman kalmaması gerekir. Bu yüz dendir ki, duyguları, düşünceleri söyleyişte, anlayışta gönüI için bir boşalma bir ferahlık vardır. Bu hâl gönülde bulunan mahpus bir kuşun uçmasına benzer. Fakat, ey gönlümün kuşu gizlice uç; göz önünde apaçık uçma!

• Tavuklar avlunun içinde yeme doğru uçuşurlar, kuşlar kurtulmak içib havalanırlar, uçup giderler.

• Ey genç! Bu uçuşlar arasında fark vardır. Biri alçaklığa uçuş, öbürü cennetlere uçuştur.

• Bu iki uçuşta da, ilk önce bir zevk vardır. Fakat denenince, sıkıntılar başlatınca, aradaki fark meydana çıkar.

Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 3

1 Ağustos 2011 Pazartesi

1015. Duayı tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin!

Müstef'ilün, Fe'ûlün, Müstef'ilün, Fe'ûlün
(c. IV,203~)

• Önce, bizi adam et, aşka lâyık bir kişi haline getir! Sonra, bize şarap sun; kadehi durmadan döndür!..

• Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla!

• Bizim selâmet evimizi melâmet evi yaptın; melâmet evimizi de selâmet evi yap!

• Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lûtfunla kısalt, iki adımlık yol yap!

• Bizi, nefs-i emmâreye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emîri sensin; sen, bizi emîr yap da, onu bize kul et!

• Herkese ait olan lûtuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lûtufları herkese, bütün kullarına lûtfet!

• Her zerreye, lûtfunla, bir başka güneş ver; lûtuf ve ihsan güneşini, herkese tam olarak ver!

• Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! "Âmin!" diyene de lûtfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!

Divan-ı Kebir den Seçmeler – Şefik Can – Cilt 3

29 Temmuz 2011 Cuma

Kani Karaca - Olmaz ilaç sine-i sadpareme

ÜZÜLME

"Kaybolan Yusuf döner gelir Kenan'a;

Üzülme.

Bir gün döner hüzünler kulübesi gül bahçesine;

Üzülme.





Ey gamlı gönül;

İyileşirsin nasıl olsa.

Getirme aklına kötü şeyler.

Bu perişan başın da gelir hale yola,

Üzülme.





Ey güzel sesli bülbül;

devam edersen çimen tahtında kalmaya,

yine başına çiçekten güneşlik takarsın;

Üzülme.





Şu kısa ömrümüzde felek

dönmezse bir iki gün muradımızca,

gerçekleşmezse arzularımız,

devam etmez ya bu hep böyle;

üzülme.



Umutsuzluğa kapılırım deme!

Gayb âleminin sırlarını bilmiyorsun çünkü.

Perde arkasında,

nice gizli oyunlar var.

Üzülme.



Hey gönül;

söküp götürse de yokluk seli varlığımızı,

Üzülme.

Nuh gibi kaptanın var;

Üzülme.







Batarsa deve dikenleri her yanına

Giderken Kâbe yolunda

Üzülme.







Olsa da konak yerleri tehlikeli,

Olsa da menzilin uzak,

bitmeyen yol yok,

Üzülme.







Bir yanda dosttan ayrılığın acısı,

Bir yanda rakîbin rahatsız edişleri.

Biliyor bunların tümünü

halleri değiştiren Tanrı.

Üzülme.





Ey Hâfız,

Düşmüyorsa dilinden dua, Kur'ân,

Çekilmişken fakr köşesine, halvete,

gerçekleşecek arzuların;

Üzülme,

üzülme,

üzülme.

14 Temmuz 2011 Perşembe

Küheylan

Uçurumun ağzından uçurum kıyısınca
Kamçıladığım bu at dört nala koşturuyor
Hava dar geldi bana göğsüme sığmaz oldu
Yudum yudum icime çekiyorum rüzgarı

Sanki kelle koltukta gidiyorum, coskuyla
Sanki gözlerim açık ölümcül bir yoldayım
Biraz yavaşlasa ya Dirense ya kamçıma
Keyifle yaşıyayım Şarkımı bitireyim

Uçurumun ağzında durabilseydi biraz
Doya doya su vermek isterdim küheylana

Şafakta, kar üstünde, dört nala bir kızakta
Fırtınaya kapılmış, gidiyorum ölüme
Acelem ne, yavaşça götür beni küheylan
Bu son yolculuğumda yol biraz uzun sürsün.

Yavaş ol küheylanım
Kamçıyı duymazdan gel
Keyifle yaşıyayım
Şarkımı bitireyim

Uçurumun ağzında durabilseydi biraz
Doya doya su vermek isterdim küheylana

Tanrı’yla buluşurken O’nu bekletmek olmaz
Şarkısı kin tutmasın ölüm meleklerinin
Ey küçük çam ağlama yolumun üzerinde
Yavaş götürsün diye atıma kızmıyorum.

Uçar gibi giidiyor
Sözümü dinlemiyor
Deli bir küheylan bu
Şarkım yarıda kaldı

Oysa o uçurumda biraz soluk almalı
Kana kana su içip durmalıydı küheylan.


© Nikolay Kopil + M.Ş.Onaran. Çeviri, ?

http://www.wysotsky.com/1055.htm?1

İnsanlık öldü

Nihayet insanlık öldü. Haber aldığımıza göre,uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık,dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre,’yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde,’insanlık öldü mü?’ ya da ‘insanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakta yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar,telgraflar yağmıştır;herkes,insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.

Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsada,yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru lduğunu göstermiştir. Evet,insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler,ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat,insanlık aleminin bu büyük kaybı,birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir;o kadar ki,bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.

Bize göre,böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile,hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden,bir zamanlar insanlığın olduğunu,bizim gibi nefes alıp ıztırap öektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de,onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir.

İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü;onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık,dünya savaşlarından birinde,çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra,hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık,önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar,insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.

Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa,doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı;bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık,başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz,boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz,insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi,önce,uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartımanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir

Oguz Atay - Tehlikeli Oyunlar

Yahya Kemal Beyatlı

RİNDLERİN AKŞAMI


Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç!

Cihâna bir daha gelmek hayâl edilse bile,

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyâh açılan

Ve arkasından güneş doğmıyan büyük kapıdan

Geçince başlıyacak bitmeyen sükûnlu gece.

Gurûba karşı bu son bahçelerde, keyfince,

Ya şevk içinde harâb ol, ya aşk içinde gönül!

Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yâhud gül.


RİNDLERİN HAYATI



-Halide Edib'e, sanatta ve fikirde ulvî varlığına derin hürmetle.



Bazen kader, gelen bora hâlinde zorludur ;

Dağlar nasıl bakarsa siyâh ufka öyle bak.

Ba'zan da cevreden nice bir âdem oğludur,

Görmek değil düşünmeğe bigâne kal! Bırak!



Dindâr adam tevekkülü, rikkatle, herkese

İsa'yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.

Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise

Rind'in belâya karşı kayıtsızlığındandır.


RİNDLERİN ÖLÜMÜ


Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle,

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz'ı hayâl ettiren âhengiyle.



Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter,

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Yenikapı Mevlevîhanesi

12 Temmuz 2011 Salı

JÜLİDE SEZEN -- Rüzgar Uyumuş Ay Dalıyor Her Taraf Issız



Makâm : Acemkûrdî
Usûl : Yürük Semâî
Bestekâr : Refik Fersan
Güftekâr : Cenâp Muhittin Kozanoğlu

Rûzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız
Ölgün bakıyor varsa uzak bir iki yıldız
Gel çıt bile yok korkma benim bahçede yalnız
Ey gözlerinin rengi kadar kalbi güzel kız...

3 Ekim 2008 Cuma

Bu da geçer Ya Hû

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.
Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar.

Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür ederken, "Böyle zengin olduğun için hep şükret." der. Şakir ise şöyle cevap verir: "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer..."

Derviş, Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş'in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir'i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir'den söz eder. "Haa o Şakir mi?" der köylüler, "O iyice fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor." Derviş hemen Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş'i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den şu cevabı alır: "Üzülme... Unutma, bu da geçer..."

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..."

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer." Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz dahi kalmamıştır...

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş'i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: "Bu da geçer" yazmaktadır.

Bu da geçer Ya Hû

'Bu da geçer Ya Hû' sözünün aslı bundan bin küsur sene önceye, Bizans dönemine uzanır. Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman 'Bu da geçer' mânâsına gelen 'k'afto ta perasi' demektedirler. İbare, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp 'in niz beguzered' olur; Osmanlılar devrinde Türkçe söylenip 'bu da geçer' yapılır. Derken, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna 'Ya Allah' mânâsına gelen bir 'Ya Hû' ilave edilip 'Bu da geçer Ya Hû' haline gelir.